İyi haberi paylaşma isteği neden bu kadar güçlü
Güzel bir haber aldığımızda ilk refleksimiz onu birine anlatmak oluyor. Bu acelenin altında gösterişten çok başka bir ihtiyaç yatıyor.
Barış Yalçın 4 dk
Güzel bir haber aldığınız anı düşünün. Sınav sonucu açıklanmış, uzun süredir beklediğiniz cevap gelmiş ya da küçük ama sizin için anlamlı bir şey yolunda gitmiş olsun. İlk refleksin ne olduğuna dikkat edin: çoğu insan sevinci hissetmeden önce telefonuna uzanır. Haberin kendisiyle baş başa kalınan süre bazen birkaç saniyeyi geçmez. Sanki bir şey, paylaşılmadan tam olarak gerçekleşmiyormuş gibidir.
Bu acele çoğu zaman gösteriş sanılır. Oysa altında çok daha eski ve çok daha sade bir ihtiyaç yatar. İyi haberi paylaşma isteği, sevincin tek başına taşınmasının zor olmasıyla ilgilidir. Sevinç, üzüntünün aksine kendini genişletmek ister; kapalı bir odada durduğunda küçülür, birine anlatıldığında büyür.
Sevinç neden tek başına eksik kalır
Duyguların bir kısmı içeride tamamlanır. Utanç, pişmanlık ya da kaygı çoğunlukla kendi içinde döner durur. Sevinç ise doğası gereği dışa dönüktür. Bir şeye sevindiğinizde bedeniniz de buna eşlik eder: yüzünüz değişir, sesiniz yükselir, hareketleriniz hızlanır. Bunlar başkasına gösterilmek üzere tasarlanmış işaretlerdir. Kimse yokken bile insanın gülümsemesi, bu işaretlerin ne kadar köklü olduğunu anlatır.
Bu yüzden iyi haberi tek başına yaşamak, bir cümleyi yarıda bırakmaya benzer. Haber sizde kalır ama bir yeri boş durur. Paylaştığınızda ise olay bir kez daha, bu sefer başkasının yüzünde gerçekleşir. Karşınızdaki kişinin sevinmesi, sizin sevincinizi doğrular. Kendi kendinize "iyi oldu" demekle, birinin size "ne güzel" demesi arasında ciddi bir fark vardır.
Kimi seçtiğimiz, haberden çok şey söyler
İlginç olan şu: iyi haberi herkese aynı anda anlatmayız. Zihnimizde sessiz bir sıralama vardır. Önce bir kişi gelir, sonra ikinci halka, en sonda da geniş çevre. Bu sıralama çoğu zaman yakınlıkla değil, beklenen tepkiyle kurulur. Kimin gerçekten seveceğini biliriz. Kimin "iyi de sonra ne olacak" diyeceğini de biliriz.
Bir haberi kime ilk anlattığınıza bakmak, ilişkileriniz hakkında düşündüğünüzden fazlasını gösterir. Yıllardır tanıdığınız biri listenin başında olmayabilir. Buna karşılık yeni tanıştığınız biri, sırf sevincinizi hafifletmeden karşılayacağını hissettiğiniz için öne geçebilir. Sevinç paylaşımı, güvenin sessiz bir ölçüsüdür.
Bazen de tersi olur. Bir haberi bilerek saklarız. Karşımızdakinin o dönem zor bir süreçten geçtiğini biliyorsak, sevincimizi ortaya koymak incelikli gelmez. Bu, sevinci bastırmak değil, doğru zamanı beklemektir. Ne var ki bu bekleyiş uzarsa haberin tazeliği kaçar ve anlatıldığında eski bir hikâyeye dönüşür.
Paylaşımın soğuduğu yerler
Herkes sevincinizi taşıyamaz. Bunu kötü niyetle açıklamak kolaydır ama çoğu zaman mesele başka yerdedir. Karşınızdaki kişi kendi derdiyle meşgulse, haber ona bir yük gibi gelebilir. Ya da o an sizin sevindiğiniz alanda kendisi zorlanıyorsa, tepkisi ölçülü kalabilir. Bunu reddedilme olarak okumak, gereksiz bir kırgınlık üretir.
Bir de paylaşımın miktarı meselesi vardır. Sevinci fazla tekrarlamak, onu inceltir. Aynı haberi beşinci kez anlattığınızda karşınızdaki kişinin tepkisi ilk seferki gibi olmaz. Bu kabalık değil, dikkatin doğal sınırıdır. Sevinci taşıyan cümlelerin de bir ömrü vardır.
Mesafe de burada rol oynar. Yüz yüze anlatılan bir haberle mesajla iletilen aynı haber, aynı ağırlığı taşımaz. Yazılı mesaj bilgiyi taşır ama tepkiyi taşımaz; karşı tarafın yüzündeki ilk saniyeyi göremezsiniz. Bu yüzden bazı haberler bilinçli olarak yüz yüzeye saklanır. Kişi telefonu eline alır, yazmaya başlar ve sonra vazgeçer. Akşam anlatmayı tercih eder. Bu küçük erteleme, sevincin nerede tamamlanmasını istediğimizle ilgilidir.
Bir başka ayrıntı da haberin nasıl anlatıldığıdır. Bazı insanlar iyi haberi doğrudan söylemez; önce bir giriş yapar, konuyu uzatır, karşısındakinin merakını bekletir. Bu yavaşlatma, sevinci uzatmanın bir yoludur. Haber tek cümlede biterse duygu da hızla biter; anlatı uzadıkça yaşanan süre uzar.
Sessiz kalmayı seçmek
Her iyi haberin paylaşılması gerekmez. Bazı sevinçler, anlatıldığında hafifleyeceğine dağılır. Uzun süredir üzerinde çalıştığınız bir şeyin ilk küçük işareti buna örnektir. Henüz kelimelere dökülecek olgunluğa gelmemiştir; anlattığınızda kendinizi açıklamak zorunda kalırsınız ve açıklama, sevincin yerini alır.
Bu yüzden bazı insanlar iyi haberi bir süre bekletir. Onu evde, kendi başına bir kez daha yaşar. Bu bekleme, cimrilik değildir. Sevincin kime ve ne zaman söyleneceğine karar vermek de duygunun bir parçasıdır.
Sonuçta iyi haberi paylaşma isteği, insanın en zararsız ihtiyaçlarından biridir. Anlatırken karşımızdakinden istediğimiz şey övgü değil, ortaklıktır. Birinin bizimle birlikte kısa bir süre için aynı şeye sevinmesi, o haberi bir olaydan bir anıya dönüştürür. Yıllar sonra hatırladığımız da genelde haberin kendisi değil, onu anlattığımızda karşımızdakinin yüzünde beliren ifadedir.